MURAT's profileMuRaTPhotosBlogLists Tools Help

MuRaT

Photo 1 of 6
April 01

DEĞMEZ...

Hayatta kimse için ağlamaya değmez
Ağlamaya değenler zaten ağlatmaz
Birgün ağlaman gerekirse başını dik tut ki
Gözyaşların seni ağlatan kişi kadar alçalmasın...

O SEVGİLİDİR...

İki insan arasindaki yakınlıgı ıfade eden üç sözcuk bunlar...
Arkadas...Dost...Sevgili...
Sizinkisi hangisi?
Coğu zaman karistirilir. Hatta cogu zaman bilerek karistirilir.
'Yok canım sadece arkadasiz...'
Konumuz baskalarini anlatmak icin soylenen bu laf degil. Konumuz kendimizi anlatip anlatamadigimiz...
Birisini severiz. Gercekten severiz. Ama nasil severiz, Niye severiz? Dostumuz mu, arkadasimiz mi, sevgilimiz mi?
Cogu zaman kendimiz bile yanit veremeyiz bu soruya...
Oysa hic sasmaz bir olcu var.
Zaman...
Ona nasil zaman ayiriyorsunuz?
Bakin...

Yapacak bir sey bulamadiniz. Vaktiniz bombos. Telefon defterine bakip birini ariyorsaniz, bilin ki o arkadasinizdir...

Kendinizi yanliz cagresiz hissediyorsunuz. Sıkıntıdasınız. Basınız dertte. Maddi olmasa bile manevi bir destege ihtiyaciniz var. Her neyse... Ozeti basinizi yaslayacak bir omuz ariyorsunuz. O zaman ararsaniz... Onun adi, dosttur...

İki eliniz kanda... Vaktiniz hem de nasil dolu. İsler, Toplantilar, randevular, seyahat, okul, berber, kuafor, terziler, daha akliniza ne gelirse... Kendinize ayiracak zamanınız yok. Imkansız. Bir saniye bile bulmaniz mumkun degil.
Eger birisi icin imkansizi asiyorsaniz, eger birisi icin olmayan zamani yaratiyor ve ona kosuyorsaniz, kıymetini bilin...
 
O EN GUZELİDİR, O EN HARIKASIDIR.
O MUHTESEMDIR...
O sevgilidir...

Konuşulan konu VEDA

 

Alıntı

VEDA

Elimde sükutun nabzını dinle

Dinlede gönlümü alıver gitsin

Saçlarımdan tutup kor gözerinle

Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

 

Yürü gölgen seni uğurlamakta

Küçüle küçüle kaybol ırakta

Köşeyi dönerken arkana bakta

Orada bir lahza kalıver gitsin

 

Umudum yılların seline düştü

Saçının en titrek teline düştü

Kuru yaprak gibi eline düştü

İstersen rüzgara salıver gitsin  

Necip fazıl K.kürek

NE İDİK NE OLDUK..


Faziletliydik: Kimsenin malına, mülküne göz dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik.

Dürüsttük: Bir zamanlar, Londra Ticaret Odası'nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: "Türklerle alışveriş et, yanılmazsın."

İtibarlıydık: Bir zamanlar, Hollanda Ticaret Odası'nın toplantılarında oylar eşit çıkınca, Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu.


Temizdik: Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor: "Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür."


Çevreciydik: Kurak günlerde ücretle adamlar tutup sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için, saçak altlarına kuş sarayları yapardık. Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez.


Harama el sürmezdik: Fransız müellif Motray, 1700'lerdeki halimizi şöyle anlatıyor: "Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar, arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu'ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir."


Medeni idik: İngiliz sefiri Sir James Porter ise, 1740'ların Türkiye'si için şunları söylüyor: "Gerek İstanbul'da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır."


Dosdoğruyduk:
Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: "Haksızlık, murabahacılık [aşırı kâr koyma, tefecilik], inhisarcılık [tekelcilik] ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan, çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."


Hırsızlık nedir bilmezdik: Fransız müellif Dr. Brayer, 1830'ların İstanbul'unu getiriyor önümüze: "Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul'da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görülür."


Ubicini, Dr. Brayer'i şöyle doğruluyor: "Bu muazzam payitahtta dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu'nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün geçmez."


Naziktik: Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini, yine 1880'lerin "biz"ini anlatıyor bize: "İstanbul Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi, nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki; ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz."


Cihana örnektik: Türkiye Seyahatnâmesi'yle meşhur Du Loir'un 1650'lerdeki hükmü şöyle: "Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."


Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi, hayvanları, hatta bitkileri bile kapsıyordu.

Hayata karşı saygılıydık: Bu konuda dilerseniz Elisee Recus'u dinleyelim, bize 1880'lerdeki halimizi anlatsın:

"Türklerdeki iyilik duygusu, hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise, bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir." (Küçük Asya, c. 9)


Hayırseverdik: Comte de Marsigli'yi tekrar dinleyelim: "Yazın İstanbul'dan Sofya'ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin, yolculara, bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum."

Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor: "Fakat şunu da ifade etmeliyim ki, bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler."


Bu tespiti, İslâm ve Türk düşmanı Avukat Guer misallendiriyor: "Türk şefkati, hayvanlara bile şamildir" dedikten sonra şu örneği zikrediyor: "Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar, sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür..."


"Kaçık"lığın kaynağını da veriyor adam: "Birçokları da sırf azad etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk'e, bir gün, yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: 'Allah'ın rızasını tahsile [kazanmaya] yarar.'"


Ne dersiniz? Galiba, geçmişimizden uzaklaşmak, bize çok pahalıya patladı.

İşte sorulmaya değer ve cevaplanması elzem olan soru: "Bizde, o zaman var olup da bugün olmayan nedir? Nasıl kaybettik? Nasıl buluruz?"

UTANIRIM SENDEN SONRA BAŞKASINI SEVMEYE

Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm?

Kim bilir ne bekliyor kalır mıyım ölür müyüm?

Ne malum Dünya gözüyle bir daha görür müyüm?

UTANIRIM SENDEN SONRA BAŞKASINI SEVMEYE

SEN GİTMEZDİN..

Her şey olabilirdi,

Yazın kar kışın ateş yağabilirdi,

Ama sen gitmezdin,

En azından ben öyle sanıyordum,

 

 

 

 

Gittin…

Baharımı da yanına alarak,

Henüz filizlenen güllerimi kopararak,

O en güzel düşlerimi çalarak,

Gittin…

Ardından bir enkaz bırakarak.

 

****************************************

Ne zaman ayrılık saati gelse,

Bir fırtına çıkmışcasına büyük,

İçimizdeki güllerin boynu bükük,

Bir zaman kalakalırım öylece,

Neden sonra sonra gittiğini anlarım,

İçimdeki güller ağlar, ben ağlarım,

 

Hiç kimsenin ölümü ölüm değil,

Senin gidişin kadar,

Sen bile bilemedin…

Ben öldüm gidişin kadar,

 

Bu son gidişim,

Bir daha dönmem,

Bu son sevişim,

Bir daha sevmem,

Bu son şanstı,

Bir daha ölemem.

 

 

Hadi daha çabuk daha acele,

Git başka kollara,

Git güle güle,

Sende unutursun adımı bile,

Biz ne vefasızlar görmüş adamız.

 

Hep aynı hikaye hep aynı masal,

Sen bu şarkıyı git başka yerde çal,

Al yanıbaşımdan gölgeni de al,

Biz ne yalnızlıklar görmüş adamız.

 

Ellerini son kez tutuyorum,

Belkide yanağına konduracağım son buse,

Gidiyorum seni umutlara bırakıp kimbilir hangi şehre…

 

GİDİŞİN ANİ OLDU GELİŞİN GİBİ,

GİTME DİYEMEM ARDINDAN,

GİTMEK KOLAY GELDİ SANA.

ŞİMDİ SENSİZLİK OTURUYOR KALKIP GİTTİĞİN YERDE.

 

 

Anladım ki yanılmışım,

Anladım ki sende gidenlerdensin,

Anladımki ölmüşüm ben senin içinde,

Kalmamışım en ufak bir şekilde.

 

 

 

Şimdi gitmek zamanı…

 

 

Sende tüm ürkekliğinle,

Tüm hatalarınla,

Tüm eksikliklerinle,

Tüm haklı gördüğün yanlarınla,

Baş başasın şimdi,

 

 

 

AŞIK OLMAK ÖLMEYİ GÖZE ALMAKMIŞ….

GİDİYORUM





teLafisi yok bazi seylerin

tekrari yok.

bir film sahnesi ya da bir melodi gibi geri sarmasi yok.


yasadigim ve yaslandigimin telafisi yok. iste sadece bu yuzden vazgeciyorum sevemedigim.


]hep yaniti yasaklanmis sorular sordular

o masal ulkesinin kapilarini zorladilar!


gitmek; ne demek acaba farkli lugatlarda. benim gidisim, beceremeyisim sevemedigim. peki niye sana yaziyorum boyle umarsiz, boyle care arar gibi, boyle yitik... bir yerlerde aradigim sen misin yoksa?



yok ya, sanmam... eger oyle olsaydi, sen de seni aradigimi gorur ve karsima cikardin...


bu sefer kararliyim, gidiyorum sevemedigim!


artik arkamdan istedigin laneti oku... sevemedim, beceremedim cunku seni sevmeyi...


peki sen, az da olsa ozledin mi beni. yoklugumun yerine, yenilerini koydun mu odalarina yureginin. tabiki evet! ne borcun vardi ki bana...


gidiyorum sevemedigim.

yuregim buruk,

gozlerim donuk,

careler, caresizliklere yenik.

sevemedigim hayat; gidiyorum!


lakin beceremiyorum!



<< GiDiYoRuM >>

İŞTE OSMANLI DEVLETİ

İngilizler Hindistan'ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı'dan yardım ister.

Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan'a gönderir.


350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan'a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.



Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük
mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler. 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olur.



Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askeri İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bu gemi bir seferinde Avustralya'ya uğrar. İki Osmanlı esiri bir yolunu bulup kaçarlar.



Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa başlar. Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de Kasaplık yapar.



Birinci dünya savaşında Avustralya Çanakkale'ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar. Hemen buluşup durum değerlendirmesi yaparlar.



Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya'da yaşıyoruz. Avusturalya devleti Osmanlı'ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş. Bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler.



Alırlar kağıdı kalemi ve yazarlar:



Sayın Avustralya Başkanı Eksalans hazretleri; Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki devletimiz Osmanlı'ya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış
bulunmaktayız.



Bu bir Osmanlı fermanıdır. Ekselansların bilgilerine duyurulur.


Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet, Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah



İki Osmanlı askeri, Sidney'in 250 km. uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 treni devirirler.

Üçüncü tren kazasında askeri muhimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basarlar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.


Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve mektubun atıldığı bölgeye 250 kadar asker gönderirler.



İki Osmanlı askeri aranmaya başlanır. Bir kaç gün sonunda sıcak çatışma olur ve Osmanlı askerleri bu Karlıdağlar da şehit edilir.



İki askerin mezarı şu an da Sidney'e 250 km. uzakta Karlı Dağlar'da ve mezarlarında fotoğraf  çekmek yasak. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlere Hindistan asıllı diyorlar.



Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok. Bu bilgi Hindistan Büyükelçiliği'nin açıklamasından
çıkarılmıştır.

Ben Türk’tüm

Ey koca dünya ben de öldüm...
Ben Türk’tümBelli ki hiç birinizin haberi yok...
Hem de Dink’ten sadece bir gün önce...  
Ama sen ne duydun, ne gördün, ne de umursadın...
Ölümümden hemen sonra  kameralar gelmedi oraya...
Halk da toplanmadı ellerinde karanfil ve  mumlarla.
Hiçbir devlet büyüğü ve Amerika da kınamadı ölümümü...
Ve  yazmadılar adımı mezar taşımdan başka, hiçbir yere...
Halbuki benim adım öz  be öz Türkçe idi; ‘Kadir Aydın...’
Anmadı beni babamdan gayrı kimse, onu  andıkları gibi...
Ve yazılmadı başka hiçbir yere adım, anamın yüreğinden  başka...
Ben gencecik fidandım, daha hiç tomurcuk vermemiş...
Ve soldurdular  beni Lice’de, hayatımın baharında...
Beni de vurdular, ben de öldüm, bilmem  duydunuz mu?
Ama bulamadılar beni vuranları 32 saatte, belki de hiç  aramadılar...
Ben kendi vatanımda, vatanımı vatansızlardan korumak için  öldüm...
Ben Türk’tüm, ama öğrenemedi adımı hiç kimse.
İşte ey koca dünya  ben asıl o gün öldüm...”

Affet bizi ey aşk...

Ferhat'ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin'i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat'ın Şirin'e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat'ın kalbinde olan, Şirin'in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...
Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ'yı Mecnûn'a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ'nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn'un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Ley lam; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnun'un hatırı hep kaldı.
Yusuf ile Züleyhâ'dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf'u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf'a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yakup'un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yusuf kaz andı, Züleyha kâr eyledi.
Zavallı Züleyhâ... Senin için ne müşküller yaşadı ey aşk. Yûsuf'a sarmaşıklaşan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yusuf. Onun sevdası mahşere kaldı.
Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.
Sen aşksın...Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazen güneş kadar yakıcı, bazen sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin...Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.
Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.
En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk...Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye..Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor ...
Sen aşksın...
Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız... Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn'u kaldı dünyanın ne de Leylâ'sı. Öksüz kaldın... Yetim kaldın... Saltanatın bitti.
Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.
Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!
Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce... Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf'u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat'ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnun ile Leyla arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem'i Aslı'ndan koparır gibi.
Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk... Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnun'un çölünden, Ferhat'ın dağından, Kerem'in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.
Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabbimizin ruhumuza üfürdüğü musikisin. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk... Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik. Affet bizi ey aşk...